Kapitalist Modaya Son Sarılış

Kendimi bildim bileli giyinmeyi ve kıyafet alışverişini sevdim. Öyle ki, barbie bebeğiyle oynayan kızlar gibi, bilgisayar oyunlarında bile zamanımın çoğunu sanal kahramanımın dış görünümüne kafa yorarak geçiriyordum. Cebime giren paranın büyük kısmı pahalı ve ilgi çekici kıyafetlere gidiyordu. Zengin de değilim. Arkadaşlarım seyahatlere giderken ben o parayla Porsche Design ayakkabı alırdım… Vücut geliştirmenin verdiği özgüvenle giyilen patlıcan moru renginde dar süveter, MicroModal kumaştan ipeksi pijama, süperman tişörtleri, terziden özel yapım yelekler, Danimarka’dan bot, Finlandiya’dan kışlık şapka…

Hastası olduğum Porsche Design spor ayakkabıların ilk çıkan serisinden çok sevdiğim bir model vardı. Artık üretimi olmadığı için hiçbir yerde yok, yok! Sonunda aylar süren araştırma ile eBay sitesinde Almanya’daki bir satıcıda bulmuştum. Artık ne kadar heyecanlandıysam, FedEx’e bir dünya para ödedim iki günde gelsin diye. Bir de gümrük vergisine takılınca oraya para bayıldık. Sonunda elime geçen alt tarafı gümüş renkli bir ayakkabı… Ama o zamanlar bana sanki yekpare gümüş gibi değerli gelmişti. Ertesi hafta giydiğimde, okulda bir arkadaşımın; “ya Ömer sen de uzaylı gibi giyiniyorsun ha” diyerek zevkime sıktığı limon suyunu halen hatırlarım. “Ulan,” dedim içimden, “Siz makine mühendisleri modadan ne anlarsınız, içiniz geçmiş şimdiden!”

Ailemin durumu mu iyiydi bilmiyorum ama, şehzade gibi yaşamaya alışmıştım.
Ta ki, Kuzey Avrupa’da yaptığım yüksek lisansı bitirip sonunda gerçek hayatla tanışmak üzere Türkiye’ye dönene kadar. İlk çalışma tecrübem geç yaşta, bir tekstil firmasında oldu. İtalya’dan moda evlerinin tasarım ekipleri geliyor, kataloğumuzdan seçtikleri ürünlere biraz değişiklikler yapıp markalarını bastırıyorlar. Yani onlar için üretim yapıyoruz. Ancak sadece iyi markaların denim kıyafetlerinde uzmanlaşmıştık. Moschino bizden 60 liraya aldığı pantolonu, götürüp 1000 liraya satıyordu. Aynı işçinin elinden ve aynı makineden çıkan bir başka pantolon ise, Cacharel marka ile 500 liraya, Network’de ise 300 liraya sergileniyordu. İşin aslı, büyük bir marka aldatmacasının döndüğünü ben o zaman anladım.

Bir ara bana zaman etüdü yapma görevi verdi patronumuz. İşçilerin yanına inip kronometre elimde, sürekli notlar alarak çalışma verimini inceliyordum. Bir yandan da kimin kaç adet pantolon bitirdiği tahtaya yazılıyor ve yavaş çalışanlara günün sonunda uyarı veriliyordu. Çoğunluğu sigortasız çalışan, makas kullanmaktan parmakları su toplamış, toplama kamplarını hatırlatan boya atölyelerinde zehir soluyan, yaz sıcağında saatlerce ütü yapan fakir insancıklar… Patronları Mercedes’e binerken, sanki kendi giyer gibi Moschino paketleyen fabrika kızları… Bazen taşeron atölyelerde kontrole gittiğimizde, jilet gibi giyinen bendenizi kaçamak süzen, bir yandan da “daha hızlı, haydi!” komutları eşliğinde alelacele çalışan o genç kızların ümitli bakışlarını halen hatırlarım.

O dönem hayat görüşüm değişti. Dünyadaki mevcut düzenin adaletsizliğine şahit oldum. Yine bir gün, biten pantolon sayısına göre sonuncu çıkan bir teyzem işten atılınca, ben de ayrıldım. Mutsuz, bereketsiz bir ortam. Kafayı kullanan mühendis arkadaşlarım Mercedes’lerde iş bulmuş, ben ise görseler acıyacakları bir yerde, ölmüş bir sektördeydim. Ancak şimdi görüyorum ki, orada hayata dair çok kıymetli dersler vardı.

İşte o dönem, moda denen olgudan iyice soğudum. Eskiden sıklıkla yaptığım, yeni sezon ürünler için AVM’lere gidip mağazaları tek tek tarama alışkanlığımı ise çoktan bırakmıştım. Ancak kesin bir karar alamadığınızda, güzel giyinmek ve yeni kıyafetler almak saplantısından kurtulamıyorsunuz. “Şurada indirim varmış bir bakayım”, “bu vitrindeki çok hoşmuş yahu, bir deneyeyim”…

Bir süre önce, tüm gardrobumu boşalttım! Beğendiklerini alsınlar diye bir kısmını aileme, kalanı ise ihtiyacı olan insanlara verildi. Artık sadece tek tip giyiniyorum. Türk malı ve ucuz: siyah tshirt ve kot pantolon. Böyle minimalist bir gardroba geçme kararımın altında tabii ki psikolojik nedenler de var. Tek tip giyinmenin faydalarını sizle bir başka yazıda paylaşacağım. Ancak bilmenizi isterim ki, dış görünüşle uğraşmadan yaşanan bir hayat şimdiden bana çok huzur veriyor. Keşke daha önce bu kararı alsam; hem zamanım hem de param bana kalırdı.

Ben o tekstil firmasından ayrıldıktan bir ay sonra, tarihin en büyük tekstil faciası Bangladeş’te yaşandı. Uyarılara rağmen onarılmayan bir fabrika, durup dururken çöktü ve 1000’den fazla işçiye mezar oldu. O hafta haberlerde çıkan enkazdan bir kare, tüylerimizi diken diken etti. Bütün dünyada Son Sarılış (The Final Embrace) ismiyle yayınlanan ‘o an’ sanırım herkesin kalbine dokundu…

Sizden ricam, bir daha ki sefer alışverişe çıktığınızda, yeni bir kıyafet almadan önce Bangladeş’te çöken tekstil fabrikasında birbirine sarılarak ölen o çifti hatırlayın. Belki o etkileyici fotoğraf, ihtiyacınız olmayan bir şeyi alma israfından sizi vazgeçirecek.

Yazar:

Leave a Reply